CAHİT KÜLEBİ’NİN ŞİİRLERİNDE DENİZ METAFORUNUN ELE ALINIŞI
GİRİŞ
Modern Türk Edebiyatı’nın önemli şairlerinden biri olan Cahit Külebi (1917-1997), şiirlerinde Anadolu insanının sıcaklığı, içtenliği ve yaşanmışlıkları ön plandadır. Cahit Külebi, memleket sevgisini, Anadolu kasabaları, köyleri, oradaki insanlar ve şahit olduğu yoksulluk, doğa izlenimleri ve genç yaşta evinden ayrılmasıyla yaşadığı gurbet temaları etrafında ele alır. Şiir dili sade, yapaylıktan uzak, duygulu ve içtendir. Cahit Külebi, hem bireysel hem de toplumsal sorunları şiirlerinde ele alır. Çağdaşı olduğu 1940 kuşağı olarak bilinen ‘’Toplumcu Gerçekçi’’ şairlerden şiirlerinde daha bireysel ve duygusal temalara yer vermesi açısında bir nevi ayrılır. Ancak toplumsal meselerden hiçbir zaman uzak ve ilgisiz düşmez. Poetik eğiliminin "Yeni Romantizm" üzerine olduğunu açıklayan Cahit Külebi, bu akımın temel görüşleri üzerine şiirlerinin içerik ve biçimini doğaya yönelerek, rasyonaliteye karşı sezgiyi savunarak, yapaylığa karşı doğallığı, yüzeyselliğe karşı içsel derinliği ve modern kaotik tutuma karşı sadeliği savunarak kurar.
I
Deniz, uçsuz bucaksız görünümüyle insan anlığında sonsuzluk hissi uyandırır. Deniz, derinliklerinde, şiir ise, dizelerinde anlamlar saklar. Denizin bir metafor olarak bir şiirde ele alınışı iki olgunun kendi öz yapıları gibi çok katmanlıdır. Şiirin ritmi, vezni, hece ya da serbest ölçüdeki biçimsel ve içeriksel yapısı, pekâlâ denizdeki dalgalanmaları çağrıştırabilir. Ayrıca okurda dalgaların kıyıya vuruşu, bir şiirin mısra sonlarında yer alan duraklamalarla aynı estetik hazzı yaratabilir. Her dalga gibi her dize de kendi iç ritmini taşır.
Şiirde kullanılan kelimelerin ses yapıları ile denizin insan anlığında yarattığı duygulanmalar arasında bağ vardır. Şair, denizin kendine özgü yapısının imajını şiirde çoğu kez kelimelerin taşıdığı ses değerleri ve yağılarıyla çizer. Sakin ya da fırtınalı bir denizin şiir içindeki anlatımı şairin seçtiği kelimelerin içeriğinde taşıdığı ses değerleriyle bir imaj olarak çizilir.
Denizdeki her hareketlenme, şiirde şairin iç dünyasındaki duygusal hareketlenmelere, çalkantılara, gelgitlere karşılık gelir. Denizdeki durağanlık huzuru, dinginliği, sessizliği kimi zaman belirsizliği; dalgaların hırçınlaşması öfkeyi, tutkuyu, hırsı ve doğrudan hırçınlığı; fırtınalar ise, şairin iç dünyasında duygusal durumlara karşılık gelir.
Her şiir, şairin iç dünyasından dış dünyaya yansıttığı bir dışavurum biçimidir. Şair, aşk, yalnızlık, özlem, kayıp vb. dış dünyada deneyimlediği durumların, iç dünyasında yarattığı değişimleri, deniz metaforunu kullanarak şiirini adeta dış dünyaya karşı estetik bir protestoya dönüştürür. Şair, dış dünyada ket vurulan özgürlüğünü, şiirinde denizin sınır tanımayan kendine özgü doğası ve dış dünyada hoşuna gitmeyen, baş kaldırdığı ne varsa, denizin koruyuculuğu ve temizleyiciliği ile kendi iç dünyasında yeniden inşa eder. Bu anlamda deniz, şair için bir kaçış ve bir özgürlük alanıdır.
Deniz uçsuz bucaksız görünümü ve birleştiği ufuk çizgisi ile şairin, hayal gücünü zorlar bir maceraya, bir keşfe davet eder. Şair, şiirinde bu uçsuz bucaksızlığı keşfetmek ister. Deniz, bilinmeze, belirsizliğe, aynı zamanda gizemli olana şair için bir çağrı yapar. Denizin bir manzara olarak şair ile temas ettiği her an bir coşku ya da sakinlik hali şairin ruh halinde ortaya çıkar. Denizin yüzeyinde oluşan ışık kırılmaları ise, hem bu iki duygu durumunun şairin ruh halinde pekleşmesine hem de imgeler vasıtası ile melankolik olanın açığa çıkmasına neden olur. Aynı zamanda deniz, uçsuz bucaksızlığı ile şairin anlığında sonsuzluğu, evrenselliği ve zamansızlığı imler. Bu yönüyle deniz, insanlık tarihinden gelip geçen her şair için bir kültürel yakınlık alanıdır.
Şairler, denizi şiirlerinde bir metafor olarak kullanarak kişisel felsefelerindeki özgürlüğe, sonsuzluğa, evrenselliğe dair geliştirdikleri anlayış ve yorumlayış biçimlerini okuruna aktarır. Deniz, mitolojinin, felsefenin, şirin, sanatın ve edebiyatın vazgeçilmez metaforik unsurlarından biridir ve şair için muhakkak gizemin, bilinçaltının ve arzunun evrenidir. Dalgaların sürekli hareket halinde oluşu ya da kısa zamanlı hareketsizliği insan zihninin bilinç akışı durumunu çağrıştırır. Şair, bilinçaltını bilinç üstüne tıpkı bir dalganın kendini alt üst edişi gibi yüzeye çıkarır. Denizin şairin bilinçaltıyla olan metaforik yakınlığı kolektif düzlemde evrenselliğe şair tarafından yapılan bir vurgudur.
Denizin hep orada oluşu, hareket halinde sürekli değişimi şair ya da onu seyreden için sadece ondan zevk alınacak bir manzara olmadığını, aynı zamanda insan duyguları için bir yansıtma aracı da olduğunu bize açıklar. Deniz, şairin iç dünyasını yansıtan bir araçtır. Bu nedenle deniz, şiirde hem dışsal bir varlık hem de içsel bir yansıtma aracı olarak kendine şiirin katmanlı anlam yapısında yer bulur. Çoğu zaman bu yapı şiirde melankolinin anlatımına dönüşür.
Bachelard’a göre, hayal gücü insanın dünyayı anlamasında merkezi bir role sahiptir ve evrendeki başlıca dört ana unsur (su, hava, ateş ve toprak), insandaki imgelem gücüne doğrudan etki eder. Bu dört ana unsur kolektif bilinçaltının birer parçasını temsil eder. Bachelard için hayal gücü, yalnızca aktüel ve reel olandan kaçış değil, varoluşsal bir yaratım alanıdır da. İnsan, hayal gücü vasıtası ile hem dış dünyayı hem de kendi iç dünyasını dönüştürür. Bachelard, eserlerinde hem dört ana unsurun poetik imgelem yönetimde hem de topoanaliz yönetimde insanın hayal gücündeki etkilerinin izleklerini sürer.
Bachelard, ‘’Mekânın Poetikası’’ adlı eserinde, mekânı sadece işlevsel ve yapısal bir şey olarak gören modern düşünceye karşı onu varoluşsak ve imgesel bir boyutta yeniden kurar ve mekânı olduğu gibi değil, şairin onunla kurduğu öznel ilişki çerçevesinde yeniden anlamaya çalışır. Topoanaliz yönetemi ile ev gibi yaşanılan mekânların insanın duygu durumlarındaki derinliğini anlamaya çalışır. Bachelard’a göre ev (mekân), hayal gücünün barınağıdır ve deneyimle değil, yalnızca poetik imgelem ile ele alındığında anlaşılır hale gelir. Bu açıdan Bachelard, mekânları yalnızca içerlerinde barınılacak birer yapı değil, kişinin yani şairin anılarına, düşlerine ve varoluşsal köklerine bağlandığı temel olarak görür.
Bachelard, ‘’Su ve Düşler’’ adlı eserinde ise, poetik imge ve madde ilişkisini, dört ana unsurdan biri olan ‘’su unsuru’’ açısından inceler. Bu eserinde, şiir, düş ve bilinçaltı bağlamında ‘’su unsuru’’nun şairin anlığında bıraktığı etkiyi inceler. Bachelard, imgelerin yalnızca bilinçten değil, dört ana unsurla olan etkileşimlerden doğduğunu savunur. Bu açıdan söz konusu eserde ‘’su unsuru’’, hem bir madde hem de bir düş kurma aracı olarak ele alınır. Bachelard’a göre, ‘’su unsuru’’, hayal gücünü harekete geçirir ve özellikle melankolik ya da hayalperest olan hayal gücünü besler. ‘’Su unsuru’’, bilinçaltıyla, içsel dünyayla ve özdeşleştirir. Bachelard, ‘’su unsuru’’nun özellikle pasif, alıcı ve feminen imgelerle bağlantılı olduğunu savunur. Özellikle şairin doğayla kurmak istediği ilişkide ‘’su unsuru’’, ölüm, aşk, yalnızlık gibi duygularla iç içedir. Bachelard, söz konusu bu eserinde, Freudçu bir psikolojik bakış açısından çok Jungçu bir bakış açısının izleklerini ortaya koyar. Jungçu psikoloji bağlamında arzu kavramının ‘’su unsuru’’ ile olan bağlantılarını eserinde serimler.
Bachelard, ‘’Su ve Düşler’’ adlı eserinde, ‘’su unsuru’’nu felsefi ve psikoanalitik bir yaklaşımla ele alırken hayal gücü, bilinçaltı ve bilinçdışı bağlantısını inceler. Arzu kavramı ise, bu bağlamda dolaylı ama güçlü bir şekilde işlevseldir. Bachelard, arzuyu Freudyen bir dürtü değil, poetik imgelem yoluyla açığa çıkan varoluşsal bir yönelim, bir cezp olma ve bir dalgınlık hali olarak ele alır. Özellikle ‘’su unsuru’’nun derinliği, durgunluğu, hareketliliği ve yansıtıcılığı gibi nitelikleri ve niceliksiz doğası üzerinden arzunun yöneldiği nesne değil de salt arzu halinin kendisi üzerinde durur. Bu açıdan arzu, hedefe yönelmiş bir dürtü değil, varoluşsal bir iç derinliktir. Bu açıdan ‘’su unsuru’’, bilinçdışındaki özlemleri temsil eder.
Bachelard, ‘’su unsuru’’nun erotik ama aynı zamanda melankolik bir doğası olduğunu savunur. ‘’Su unsuru’’ kadınsı bir doğaya sahiptir. Bu yüzden yumuşak, sarıcı, içe alıcı ama aynı zamanda yok edici ve de yeniden şekillendirip doğurucu özelliklere sahiptir. ‘’Su unsuru’’ ile arzunun bağlantısı, hem bir birleşme, erime hem de bir kaybolma, benliğin sınırlarının silinmesi olarak yorumlanır. Özellikle durgun suların şairin üzerindeki etkisi üzerinde fazla duran Bachelard, arzunun pasifliğini ve içe yönelmiş doğasının anlatımını yapar. Bachelard’ın maddesel imgeler kavramı çerçevesinde arzu, soyut bir düşünsel süreç değil, doğrudan belli bir ana unsurla ki söz konusu bu eserde ‘’su unsuru’’ ile ilişkilenen somut imgesel bir harekettir. ‘’Su unsuru’’na dair imgelem, arzunun temel bir yönünü ki özellikle teslimiyet, içe çekilme ve dönüşüm ihtiyacı yönünü, açığa çıkarır. Bachelard’a göre arzu, kendini bir şeyde gerçekleştirmektense, bir şeyin içinde erimek ve kendini o şeyin içinde yok etmek ister. Bachelard’ın arzu anlayışı, sistematik olmaktan çok sezgisel ve metaforiktir ve mutlaka bir bakışın, gözbebeğinin doğurmasıyla meydana gelir.
Bachelard, ‘’Mekânın Poetikası’’ adlı eserinde ise, uçsuz bucaksızlık kavramı, fiziksel bir boşluk ya da ölçülebilir bir genişlikten çok hayal gücü ile bağlantılı bir deneyim olarak ele alır. Bachelard, özellikle söz konusu bu kavramı içsel bir duyum, bir hayal gücü faaliyeti ve bireyin bilinçdışıyla kurduğu bir ilişki olarak yorumlar. Uçsuz bucaksızlık kavramı, hayal gücünün mekânla kurduğu öznel ilişkide ortaya çıkar. Bu açıdan şair için bir mekânın fiziksel kapsam alanından çok o mekânın öznel anlamlar ve içsel yolculuklar ile kazandığı ve kazandırdığı anlamlar önemlidir. Bu açıdan uçsuz bucaksızlık kavramı, bir dışsal genişlikten çok bir içsel genişliğe işaret eder. Bachelard, uçsuz bucaksızlık kavramını, özellikle şairin çocukluk döneminde mekâna dair deneyimleri ve algılayış biçimleriyle bağdaştırır. Bachelard’a göre uçsuz bucaksızlık kavramı, poetik imgelemin temel öğelerindendir. Poetik imgelem, sıradan ve aktüel mekânları evrensel bir uçsuz bucaksızlığa dönüştürür. Bu açıdan poetik imgelem, uçsuz bucaksızlığı kullanarak şairi mekânın sınırlarından kurtarıp onu özgürleştirir. Becheklard’da uçsuz bucaksızlık kavramı hem içkin hem de aşkın olmak üzere iki boyutludur. Şair, kendi iç dünyasına doğru derinleştikçe aynı anda aşkınlığa doğru yol alır. Bu bağlamda uçsuz bucaksızlık kavramı hem içine hem ötesine yapılan bir yolculuktur.
Bachelard, gerek ‘’Mekânın Poetikası’’ adlı, gerek ise ‘’Su ve Düşler’’ adlı eserinde ‘’atalardan kalma sıfatı’’ kavramı üzerinde oldukça fazla durur. Bachelard’ın özgün edebi yorumculuğu içerisinde söz konusu bu kavram, psikoanalitik ve fenomenolojik bağlamlar ihtiva eder. Söz konusu bu kavram, bir sıfatın yalnızca betimleyici bir işlevi olmasından çok daha fazlasını ihtiva ettiğini, bireysel ve kolektif bilinçdışında kök salmış olan geleneğin arketipsel katmanlarına ulaşan bir çağrışım gücüne sahip olduğunu anlatır. ‘’Atalardan kalma sıfatı’’ kavramı dile getirilen bir nitelendirmenin, kişinin yalnızca bireysel deneyimleriyle değil, aynı zamanda insanlığın kolektif bilinçdışı birikimine, mitolojik ve arketipsel imgelemlerine dayandığını ifade eder. Ayrıca bu sıfatlar, nesneyi nitelemekle kalmaz, aynı zamanda içsel durumla etkileşime geçer ve geçmişte olanı bugüne taşır. Bachelard’ın Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketipsel yöntemiyle paralellik gösteren söz konusu kavramı, bireysel imgelemin, kültürel bir temelden beslendiğini ve bundan dolayı bazı sıfatlamaların atalardan alınan bir miras gibi olanı ve nesneyi nitelediğini savunur. Bu, sıfatlar ise, çocukluk deneyimleri, masallar, mitler ve doğaya dair kolektif üretim ürünü olan imgeler vasıtası ile bilinçdışına kök salar. Bu bağlamda şairin kullandığı kendine özgü görülen sıfatlamalar, aslında doğrudan bir tanımlama ve betimleme değil, bir çağrışım mekânında üretilen poetik metalardır. Bu söz konusu üretimleri ise şiir okuru, bir düş, bir hayal, bir iç bir hatıra alanına davet eder ve varoluşsal bir tepkime yaşar. Çünkü zamansız ve sürekli yapılandırılan anlamlar taşırlar.
Bachelard’ın gerek ‘’Mekânın Poetikası’’ adlı eserinde geliştirdiği ‘’uçsuz bucaksızlık’’ kavramı, gerekse ‘’Su ve Düşler’’ adlı eserinde ele aldığı su unsurunun arzu ile olan ilişkisi ve gerek bu her iki söz konusu eserinde ortak bir şekilde kullandığı kendine özgü bir kavram olan ‘’atalardan kalma sıfat’’ kavramı bağlamında Cahit Külebi’nin ‘’deniz’’ metaforunu merkezi bir tema olarak seçtiği şiirleri tarafımızca, söz konusu bu makalemizde incelenecektir.
Cahit Külebi, ‘’Şiir Yöntemim’’ adlı şiiri ile okurlarına poetikasından söz eder. Külebi, kendine özgü yaratım sürecini, ilham kaynaklarını ve şiirini meydana getiren unsurlardan bahsettiği söz konusu bu şiirinde yazma eyleminin herhangi bir dışsal zorlama olmadan tamamen içsel dürtülerle başladığından söz eder. Söz konusu bu şiirinde Külebi, tarafından vurgulanan çocukluğun beş yaş süreci, masumiyetin ve kendiliğindenliğin temsilidir. Külebi, yazmayı bir zorunluluk ya da bir makinevari bir tavır olarak değil, özgür bir ifade biçimi olduğunu söz konusu bu şiirinde ifade eder. Külebi, kendine özgü şiir yazma edimi için üç usta belirlemiştir. Bunlar: Halk, Doğa ve Kadınlardır. Külebi’nin birinci ustası olan ‘’halk’’, şairin yurduna, köyüne, kültürüne ve kendi insanına olan derin bağlılığını ifade eder. Halkın dili Külebi’nin şiirlerinde bir ırmak gibi akar; mensubu olduğu halkın dili, kültürü, türküleri, yaşayış biçimi şairin beslendiği ana kaynakların başlıcalarındandır. Külebi, mensubu olduğu halkın, yalına ama güçlü dilini kullanarak halkın duygularını paylaştığını vurgulamakla kalmaz aynı zamanda halkı ile iç içe olduğunu da vurgular. Külebi’nin ikinci ustası olan ‘’doğa’’, şairin poetik imgelemine biçim veren bir usta olarak şiirlerinde yer alır. Doğanın dönüştürücü gücü, sert, güçlü ama sade doğası ve anaç tavrı Külebi’nin şiirlerini n içeriğinde kimi folklorik öğelerle kimi bir başına önemli ölçüde yer tutar. Özellikle Anadolu coğrafyası, ‘’bozkır imgesi’’ ile Türk milletini Külebi’nin şiirlerinde tanıtan önemli başat biri imgedir. Külebi’nin üçüncü üstam dediği ‘’kadınlar’’ ise, şairin en içsel ilham kaynaklarındandır. Külebi’nin şiirlerinde ‘’kadınlar’’, sıradan hayatın, gündelik yaşantının içerisinde dahi canlılık, sıcaklık ve tutku kaynaklarıdır. Külebi için ‘’kadınlar’’, şaire sevgiyi öğreten, duygusal dünyasını önemli ölçüde şekillendiren varlıklardır.
Külebi’nin şairliği için belirlediği üç ustası da şiirlerinde hep birlikte yer alır ve hatta birbirlerinin yerini tutarlar. Ancak ikinci ustası olan ‘’doğa’’nın genel başlığı altında ele alınabilecek olan şairin denizi bir metafor olarak kullandığı on tane şiiri vardır. Bu şiirler başlıkları ile şu şekilde sıralanabilirler: ‘’İşte Şu Gördüğüm Deniz, Deniz Kıyısı, Denizin Getirdikleri, Faydasız Deniz, Bir Gemi Bir Adam, Deniz Boyunca, Kadınlar Ülkeler Denizler, Bir Damla Deniz, Birlikte Yüzeceğiz, İçimde Çalkalanan Deniz.’’
Külebi, denizi bir metafor olarak kullandığı şiirlerinde, denizi genel insanlığın hem bir parçası hem de bireyselliğe şairi yöneltecek uzaklaşma isteğini yaratacak bir ikircikli durumun anlatımı olarak kullanır. Külebi’nin şiirlerinde deniz, bir yolculuk ya da özgürlük arayışını sembolize eder. Fakat çoğu zaman şair, denizi kıyıdan seyreder. Bu durum bize gösteriyor ki yolculuk isteği ya da özgürlük arayışı henüz tamamlanmamıştır. Denizin faydasız olduğu durumda şair, umutsuz hissettiği anları, çaresiz ruh halini, içsel karmaşasını, hayata karşı beklentisiz oluşunu anlatır. Faydasız denizler dalgalandığında ise şair, içsel yaşamında yaşama karşı duyduğu sevgiye rağmen dış dünyanın yani dalgaların sevgisine karşı düşmanca bir tavır sergilendiğinden yakınır. Dalgalar çoğu kez şairin yaşama karşı beslediği umudu ve taşıdığı direnci kırar. Bu söz konusu durumlarda şairin iç dünyasındaki canlılık ile dış dünyanın yıkıcılığı arasında bir çatışma yaşanır. ‘’Bir Gemi Bir Adam’’ adlı şiirinde şair, aşkın ve hayatın getirdiği hayal kırıklıklarını, umutsuzlukları ve içsel çatışmayı işler. Şair, bir zamanlar umut ve sevinçle dolu olan ruh halinden çıkıp artık her şeye şüphe ile yaklaşan bir ruh haline geçer; umut ve umutsuzluk, inanç ve inançsızlık arasında gidip gelen bir ruh halini ustalıkla aktarır. ‘’Faydasız Deniz’’ adlı şiirinde ise şair, kaderine tamamen teslim olmuş gibi görünür; mücadele etmekten vazgeçip kendini kaderin insafına bırakır. Ancak söz konusu bu şiirinde ‘’denizler bile bugün yorgun diyerek’’, kaderin bile bu çatışmadan yorulduğunu, her şeyin bir tükenmişlik içerisinde olduğunu ima eder. Bu söz konusu şiirinde şair hem şairin kendisinin hem de çevresindeki dünyanın bitkinliğini vurgular. ‘’Umutsuz gümlerimde bir duman/ Yükselir göğe doğru.’’ dizeleri ile şair, içsel çatışmaların, kaderin cilvelerinden doğan durumların, hayal kırıklıklarının göğe yükselmesiyle görünür olmalarını ister ve bu gibi durumların kendi kontrolü dışında geliştiğini ve bu yüzden dış dünyaya maruz kaldığını bir kez daha vurgular. Külebi, ‘’İçimde Çalkalanan Deniz’’ adlı şiirinde, aşkın keşfini ve gençliğin yitip gidişini anlatır. Şair, söz konusu bu şiirinde denizi gençliğin yitip gitmesine karşı duyulan öfkenin sembolü olarak kullanır. Şair, gençliğin getirdiği masumiyetini ve enerjisini yitirdiğini fark eder ve bu kaybı ilk âşık olduğu an ile ilişkilendirir. ‘’Arıyorum bir şey yitirmiş gibi’’ dizesi, bu arayışın belirsiz ve hüzünlü bir arayış olduğunu açığa çıkarır. Son dizelerde ‘’Şairler gençken ölse daha iyi.’’ diyerek, gençlik, masumiyet ve yaratıcılık doluyken ölmenin şairin, gençliğin kaybıyla yüzleşmekten kaçışı tercih ettiğini anlatır. Külebi, söz konusu bu şiirinde bireysel melankoliden toplumsal bir eleştiriye de geçiş yapar. Şiirde yer alan ‘’Kömür çağı’’ ibaresi, endüstriyel, kirli ve acımasız bir dünyayı temsil eder. Bu modern çağın yıkıcılığına karşı doğrudan bir poetik eleştiridir. ‘’Koparmaya kıyamadığım kır çiçeği.’’ diyerek şair, masumiyetin ve güzelliğin hâlâ bu kirli dünyada korunması gereken idealler olarak ima edilse de ‘’ayaklar altında’’ ve ‘’hergelelerin koynunda’’ kabalık ve acımasızlık ile yozlaştırılmıştır. Külebi, yukarıda söz ettiğimiz şiirlerinde kendi benliğini kimi zaman bir gemi, kimi zaman da bir yelkenliye benzetir. Şair, benliğini gemiye benzettiği dizelerinde ‘’yaralı ve nasipsizdir.’’ Geminin yaralı olması ise, geçmişte yaşanan travmalar, hayal kırıklıkları ya da kayıplarla yıpranmış bir yaşantıyı temsil eder. Ancak yine de bir umut kırıntısı vardır ki bu şairin her şeye rağmen insana dair beslediği umut ve insan olma halinin modern insan ilişkilerinin getirdiği yozluklara karşı direncine duyulan saygının birer ifadesidir: ‘’İnsan gemi değil ki bir seferde bata gide/ Batar batar da yine çıkar.’’ Geminin nasipsiz olduğu durumlarda ise şair, gemiyi açıkça kendi ile özdeşleştirir ve kader burada insafsız dalgalar olarak betimlenir. Şair, yaşamın ona karlı adaletsiz olduğunu ve ne kadar mücadele etse de nihai olarak dalgaların onu yutacağından yakınır. Külebi’nin şiirlerinde yelkenler, genellikle kıyıya bağlıdırlar. Bu açıdan özgürlük ve yolculuk ve de macera arayışının bekleyiş halinde olduğunu temsil eder. Yelkenler kıyıda ve yarısı mavi, yarısı sarı sulardadır. Umudu temsil eden mavi le hüznü temsil eden sarı renk, denizin yüzeyinde iç içedir. Şair, bu iç içeliği seyreder.
Bachelard’ın ‘’uçsuz bucaksızlık’’ kavramının izleklerini rahatça sürebileceğimiz bir yapısal düzlem olan Külebi’nin deniz metaforunu ana tema olarak kullandığı şiirlerinden biri olan ‘’İşte Şu Gördüğüm Deniz’’ adlı şiiri, denizin evrensel ve birleştirici bir doğaya sahip olduğunu ifade eder. Deniz, sadece bir coğrafyaya ait değil, farklı toprakların kültür ve medeniyetlerini bir araya getiren bir köprüdür. ‘’Başka toprakların denizi’’ dizesi, denizin sınırları aşan, insanlığa ait bir varlık olduğunu vurgular. Bu durum, insanlık için ortak bir miras ve bir birleşme noktası olarak denizin sembolik anlamını güçlendirir. ‘’Üstünde şehirler kurulan/ Kıyılara gemiler götürür.’’ dizeleri ise, denizin hem medeniyetin hem de hareketin yani içsel ve dışsal yolculuğun merkezi olduğunu vurgular. Külebi’nin şiirlerinde şehirler, kalabalığın, yozluğun ve keşmekeşin sembolüdür ancak denizin bir metafor olarak kullanıldığı şiirlerinde, medeniyetin ve insan yaşamının somut birer sembolü olarak kıyılarda yükselir ve gemiler, bu kıyılara ulaşarak farklı kültürler arasında bağ kurar. Bu anlamda deniz hem bir başlangıç noktasını hem de bir geçişkenlik noktasını temsil eder. Aynı zamanda şair, denizi bir metafor olarak kullanarak insanlığın ortak kaderini, yolculuğunu ve bira aradalığını vurgular. Bachelard’ın gerek ‘’Su ve Düşler’’ isimli eserinde gerekse ‘’Mekânın Poetikası’’ isimli eserinde, dünyanın şekline benzer yapısı önemli bir yer tutar. Bachelard’ın eserlerinde göz, sadece fiziksel bir algı organı değil, aynı zamanda hayal gücünün ve içsel deneyimin bir aracı olarak işlev görür. Bachelard’ın özellikle poetik imgelem ve bilinç etkileşimi üzerine düşüncelerinde göz, salt bir şekilde dış dünyayı görmekle kalmaz, içsel dünyaya da yönelen bir bakışı temsil eder. Bu bağlamda gözün poetik imgelemdeki işlemi, dışa dönük algı ve içe dönük hayal gücü olarak çift yönlüdür. Bachelard’a göre, gerçek bilgi sadece dış dünyada gözle görülenin deneyimiyle değil, aynı zamanda düşle kurulan ve hayal gücü ile inşa edilen bilgidir. Bu noktada ‘’iç göz’’ devreye girer. Şair, okuyucusuna nesnel gerçekliği değil, imgelerin iç dünyada uyandırdığı çağrışımların yansıdığı bir göz haline gelir. Bachelard’a göre, şairin bakışı sıradan bir bakış değildir. Bu bakış, nesnel dünyanın özüne nüfuz edebilen, görünmeyeni gören bir bakıştır ve okurunun bakışı ile kendini çoğaltır. Bu anlamda göz, yaratıcı bir edim içinde yer alır ve nesnel gerçekliği dönüştürme gücüne sahiptir. Külebi, ‘’İşte Şu Gördüğüm Deniz’’ adlı şiirinde denizin görüntüsünü parçalara ayırır. İkinci kıtada ‘’İşte şu gördüğüm dalga.’’ der. Gözle görülen somut bir görüntüyle ikinci kıtaya başlayan şair, ‘’Başka denizlerin de dalgası’’ diyerek evrenselliği vurgular. Bu dalga, yalnızca şairin gördüğü denize özgü değil, başka denizlerde de var olan, zaman ve mekânın ötesinde bir olgudur. Bu durum, dalganın sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda insan deneyimde ortak bir duyguyu ya da düşünceyi temsil ettiğini açıklar. Dalga, evrensel bir olgu olarak hem yıkıcı hem de şefkatli yapısı ile insanları (özellikle kadınları), derinden etkiler; şair, doğanın bu çelişkili halini söz konusu şiirinde insan deneyimleriyle özdeşleştirir. ‘’İşte şu gördüğüm yosun’’ dizesi ile denizlerin ortak bir unsuruyla evrensellik vurgulanır. ‘’On beşinde çocuklar atmış/ Denize, kesip saçını" dizeleri ile de Anadolu’da dünyanın çeşitli yerlerinde bir kaybın ardından gelen üzüntü ve yas sürecini temsil eden saç kesme ritüelinden bahsedilir. Çocuklar saçlarını kesip denize atarak masumiyetlerini ve hayallerini tutunamayacaklarını erken fark ettikleri bu dünyada denize atarak geride bırakırlar. ‘’İşte şu gördüğüm balık/ Başka denizlerin de balığı’’ dizelerinde ‘’balık’’, kelleyi koltuğa almış bir balıktır ve liman liman dolaşır. Şair, burada ‘’balık’’ metaforu ile kendini özdeşleştirir; riskli bir yolculuğa çıkmak isteyen bir maceraperesti sembolize eder. Son dizede şair, ‘’İşte şu gördüğün rüzgâr/ Başka denizlerin de rüzgârı’’ diyerek karşı kıyılardan haber alma isteğini ve kendi sesini karşı kıyılara iletme isteğini açıklar. Ancak şair bu kıtada umutsuzdur ve sesinin duyulup duyulmayacağına dair bir belirsizlik taşır. Külebi, bu dizeleri ile insanlar arasındaki iletişimsizliği anlatır. Külebi, ‘’Bir Damla Deniz’’ adlı şiirinde ise, hayatın geçiciliğinin insan doğasında yarattığı tahribatı anlatır. ‘’Bir damla deniz’’ ile hayatın küçük bir andan ibaret olduğunu ifade eder. Altmış yıllık bir ömür şiirde adeta bir an gibi küçültülerek, geriye sadece acıların ve hatıraların kaldığından bahsedilir. Altmış yıl, mitolojik ve dini bir geri plana sahip olan ‘’altı gün’’ ile özdeşleştirilir. Bu açıdan şiir, şairin benliğinden evrensel insanın doğasına doğru uzanır. Külebi, burada Bachelard’ın ‘’atalardan kalma sıfatı’’ kavramını kullanır.
Külebi’nin ustam dediği kadınlar, külliyat içerisinde her yerdedirler. Hemen hemen şairin her şiirinde hatta her şiirlerinin her dizesinde kadınlardan bahsedilir. Bachelard’ın arzu kavaramı bağlamında çoğu zaman kadınlar, denizin ruh hali hatta ta kendisidirler. Külebi’nin ‘’Deniz Kıyısı’’ adlı şiirde kadın figürü, ‘’Deniz kıyısında bir kadın var/ Yere çömelmiş’’ dizeleri ile betimlenir. Kadının bu fiziksel duruşu bir içe kapanmanın ve kırgınlığın bir ifadesidir. Kadın figürü, söz konusu şiirin merkezinde yer alır ve yere çömelmiş, doğal ve korumasız bir halde tasvir edilir. Memelerinin biri dizine değerek annelik ve besleyicilik sembolü hem insan doğasıyla şiirde bütünleşir hem diğer memesi boşta kalarak savunmasızlık halinden bahsedilir. ‘’Saçlarından su damlıyor’’ dizesi, kadının denizden bir paça taşıdığını ve denizle bütünlük arz ettiğini vurgular. Devamında ‘’Kuşlar geçiyor gözlerinden/ Bir uçuşta’’ dizeleri ile kadın figürünün denizin kendisi olduğunu anlarız; çünkü kadının gözü denizin yüzeyinin yansıtıcılığıyla özdeştir. Bu dizlerde göz ve doğurganlık, göz ve deniz özdeştir. ‘’Şu Gördüğüm Deniz’’ adlı şiirde, dalgalar nice kadınları yıkar. Dalga ise hem yıkıcı hem de dönüştürücü ve arındırıcı gücü ile kadınların hayatına dokunur, onları sarar ve duygusal olarak onları alt üst ederek dönüştürür. Kadınlar, ‘’Denizin Getirdikleri’’ adlı şiirde aşkın, tutkunun ve hayatın şairde uyandırdığı etkilerin yaratıcısı olarak ele alınır. Bu aynı zamanda ‘’arzu’’nun insan ruhunda yarattığı etkinin de sembolüdür. Şair, arzu ile denize yönelir ve onu bir kadın gibi arzular, onun içerisinde yok olmak, erimek ve onunla bütünleşmek ister. ‘’Bir Damla Deniz’’ adlı şiirinde ise şair, denizi doğrudan kadınla değil, kadının bir niteliği olan dişilikle özdeşleştirir. Kadınlar, şarap gibi sıcak, narin ama güçlü imgelerle betimlenirler. Onları şair ‘’atalardan kalma sıfatlar’’dan uzak bir şekilde ne klişe çiçek metaforlarına sığacak şekilde ne de statik bir güzelliğe hapseder. Aksine bir akışkanlık ve geçicilik taşırlar. ‘’Deniz Boyunca’’ adlı şiirde ise, iki aşığın el ele deniz kenarında dünyevi kaygılardan uzak yaşadığı sonsuz bir anı resmeder. Türkü çağırarak bu sonsuz anın sahiciliği folklorik unsurlarla anlatılır. Folklorik unsurlar bu sonsuz anın içerisinde iki aşığın saflığının ifadesidir. Şair, söz konusu şiir boyunca dizlerde uzaklaşmaktan ve özgürleşmekten bahseder. Şair, ikinci kıtada doğayla bütünleşmeyi ve günahkarlık temini ele alır. Burada doğa, aşıkların duygularına eşlik eden bir aktördür. Rüzgârın saçları savurması, doğanın gerçekliği aşıkların yüzüne vurmasını temsil eder. ‘’El ele günahkâr’’ dizesi ile şair, aşkın toplumsal normlar ve ahlaki yargılar karşısında bir isyan, bir başkaldırı olduğunu ifade eder. Söz konusu şiirin üçüncü kıtasında şair, dağ başında tüten iki duman ile iki aşığın yalnızlığını simgeler. Bu iki aşığın, duygusal durumlarındaki farklılık ya da birinin diğerinden daha yoğun bir acı çektiğini ‘’Biri küçük, biri yangından beter.’’ dizesi ile anlarız. ‘’Tanrımıza karşı’’ dizesi, bu yalnızlığın ilahi bir tanıklık altında yaşandığını ifade eder. Son dize ‘’Tanrım bizi kurtar!’’ ise, aşk ile aşıkların yoz olandan, diğerlerinden uzaklaşma, kurtulma isteğinin Tanrı’dan dilenilmesini ifade eder. Külebi, ‘’Birlikte Yüzeceğiz’’ şiirinde de aynı temayı ele alır. Bu şiirinde şair, sevgililer arasındaki sonsuz birlikteliği mavi sularda yüzme metaforu ile işler. Sevgilinin yüzünü mineden bir denizde yansıdığını söyleyen şair, doğa ile sevgilisinin güzelliğinin anlatımını yapar. Doğa ve sevgili arzulanandır. Doğa hem sevgili ile özdeş hem de sevgilileri izleyen konumdadır. Bu durumda arzu arzuyu arzulamaktadır. Yosunlar sevgilinin saçını güzelleştirir, deniz incileri sevgilinin bedenini sarmalar. Külebi bu şiirinde, sevgiliyi deniz, yosun, inci ve yıldız gibi imgelerle özdeşleştirir. Ve sevgililer doğanın tanıklığında birleşerek evrensel bir uyumun yaratıcısı olurlar. Külebi, ‘’Kadınlar, Ülkeler ve Denizler’’ adlı şiirine ‘’Su katılıyor rakıya’’ dizesi ile başlar. Burada rakının su ile buluştuğunda bulanıklaşması gibi duyguların karmaşıklaşmasının ve yoğunlaşarak başkalaşmasının anlatımı yapılır. Bu şiirinde Külebi, üç çeşit denizden bahseder. Şair, denizi üç farklı halde betimleyerek insan ruhunun ve duygu durumlarının çok yönlülüğünü ortaya koyar. Her bir deniz hem doğanın hem de şairin ve tikel insanın içsel dünyasının farklı yansımalarıdır. Sütliman olan birinci deniz, sakinlik huzur ve masumiyetin sembolüdür. Bu deniz, aşkın ilk safhasının ve aslında her şeyin mükemmel bir uyun içerisinde olduğu ilk anın temsilcisidir. Dalgalı ve oynak olan ikinci deniz, kedi gibi sokulgan ve balıklara beşik sallayan feminen imgelerle donatılmış hareketli, değişken ve çelişkili bir ruh halinin temsili olan bir denizdir. Üçüncü deniz ise, savaşçıdır ve volkansıdır. Bu deniz, en vahşi ve en kaotik olan denizdir. Şiirde yer alan betimlemeler hem doğal hem de insan yapısı bir şiddet halini barındırdığını gösterir. ‘’Anadolu dağları gibi kıraç/ Kış ortasında lurtlar gibi aç/ Karanlığa uluyan deniz.’’ dizeleri, bu denizin Anadolu coğrafyasıyla benzer vahşiliğe sahip olduğunu betimler. Külebi, bu şiirinde sevgilisine duyduğu özlemi ülkelerin kendine özgülükleri ve denizler üzerinden anlatır. Kadınlar ise, gergin bir yelken olsalar da gemiye yön vermeye ve geminin yol almasına neden olan başat unsurlardır.
SONUÇ
Cahit Külebi’nin şiirlerinde ‘’deniz metaforu’’, bireysel ve toplumsal düzeyde insanın içsel yolculuğunun, hayal kırıklıklarının, umutlarının ve özgürlük arayışının sembolü olarak dikkat çeker. Deniz, kaçış, arayış ve yüzleşme alanı olarak, şairin içsel çatışmalarını, kaderle olan mücadelesini, insanlık ile olan bağını ve salt insan olmanın yarattığı karmaşık duygu durumlarını yansıtan çok katmanlı bir imgelemdir. Külebi’nin şiirlerinde denizin dalgalı yapısı, insan ruhunun çalkantılarını; denizin orada ve zamansız oluşu ufku, özlemleri, ulaşılmak istenen idealleri temsil eder. Deniz kıyısında geçirilen zaman ya da uzaklara açılan gemi imgelemleri, şairin geçmişle hesaplaşmasının ve geleceğe duyduğu özlemin birer taşıyıcılarıdırlar.
Bachelard’ın ‘’uçsuz bucaksızlık’’ kavramı, arzu ve suyun bağlantısına dair yorumu ve ‘’atalardan kalma sıfat’’ gibi kavramlarıyla tarafımızca desteklenen deniz metaforu, Cahit Külebi’nin şiirlerinde sadece bireysel bir arayışı değil, toplumsal ve kültürel belleği de temsil eder. Deniz, farklı kültürler ve medeniyetler arasında bir köprü vazifesi görürken aynı zamanda insanın kendi içindeki denizlere açılmasının, yüzleşmesinin, dönüşmesinin sağlayıcısıdır. Cahit Külebi’nin deniz metaforuna yüklediği bu anlamlar, onun şiirlerinde sıradan bir doğa görüntüsünden çok daha fazlası olduğunu ortaya koyar. Böylece deniz metaforu, Cahit Külebi’nin poetik imgeleminde hem bireysel hem de evrensel bir anlatı aracına dönüşür.
KAYNAKÇA
BACHELARD, Gaston (2017), ‘’Mekânın Poetikası’’, Çev: TÜMERTEKİN Alp, İthaki Yayınları, Beşinci baskı, İstanbul.
BACHELARD, Gaston (2006), ‘’Su ve Düşler’’, Çev: KUNAL Olcay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
KÜLEBİ, Cahit (1998), ‘’Bütün Şiirleri’’, Adam Yayınları, On İkinci Basım, İstanbul.
Yorumlar
Yorum Gönder